Dosya: Genç Şair Ne Söylüyor?


Okuyacağınız metin, Hece Dergi bünyesinde yapılmış olan Genç Şairler 
Oturumu'ndaki sorulara tarafımdan verilen cevaplardan oluşmaktadır. 

Yer aldığı yayın: Hece Dergisi- sayı 215

Tarih: Kasım 2014

Hayatta şiir önceliğiniz midir? Şiir yazma gerekçenizi nasıl anlatırsınız?

Bu soru karşısında zihnimde yankılanan tek bir cevap var aslında: “İçimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum.” *

Şöyle kendimi yokladığımda, yazıyor olmamın bir çıkış bulma çabası olduğunu çok açık görebiliyorum. Ama bunun yanında, insanın doğuştan ruhuna katılan bir harç olduğunu ve her ne olursa olsun o harcın karaktere bir şekilde yapışıp kaldığına inanıyorum. Yani, hatırlayabildiğim en küçük yaşlarımda bile kafamın içinde şiirlerle dolaştığımdan eminim. En basit ifadelerle; sonbaharı etrafınızdaki herkesten farklı karşılamak, gündönümlerine dile döküldüğü zaman saçmalık sayılabilecek anlamlar yüklemek, babanızdan azar işittiğinizde normalin dışında bir duygu hali içine düşmek, öfke anında duvara yumruk atmak yerine kağıdı yırtarcasına yazmak… bile şiire dahil. Kanıma bir şekilde zerk edilen bu sancı ne zaman kendini bir ihtiyaca dönüştürdü bilmiyorum, ama yazma gerekçelerimin en büyüklerinden biri yazma gereksinimim. Ama başka bir yol bilmediğimden, ama başka türlü tarif edemediğimden, ama sesi susturamadığımdan, ama kimi zaman saklanmak isteyip bir yandan haykırmak istediğimden, ama açık açık küfredemediğimden, ama yazmamayı başaramadığımdan… Yazarken, değişmekte olan bir kimyam olduğunu hissedebiliyorum. O an, dışımdaki dünyaya ters bir şeyler olduğunu da… Sanki bir şekilde önüme düşen bir enerjiyi, şiddetini muhafaza ederek ama onu başka bir forma evirerek dikey bir enerjiye dönüştürüyorum. İşte buna dahil, yakıştırdığım en iyi tanımdır, şiir.

Hayatta şiirin nasıl öncelikli olabileceğini bilmiyorum. “Hayat kişinin bilinçaltının farkına varmasıdır.” diyor Jung. Yazma ihtiyacı da bunun sonucu olarak ortaya çıkıyor sanırım. Şiiri kutsamak gibi bir hâl içine hiç girmedim. Huzurun şiirini yazmak huzurdan daha önemli olmadı benim için. Bunu böyle söylerken bir zaman gelip tam aksi ile mücadele etmedim de değil. Asla çözemeyeceğim bir düğümün üstünde oturduğumun farkındayım. İçime ikiliksiz bir gözle bakınca iki farklı davranış görüyorum kendimde. Eğer ruh dengemin ibresinde pek sapmalar olmamışsa, bu durum şiire ne yansıyor ne ulaşıyor. İyi halin tadını çıkarıyorum belki de. Ama aksi bir durumda, kaşlarım çatık bir şekilde kağıtla cebelleşiyorum. İnsan her şey yolundayken yazmak gibi delice bir şeye neden gerek/ ihtiyaç duysun ki? “Her yaratıcı eylem her şeyden önce bir karşı gelme eylemidir” diyor Proust. İyiyken, akıntıya karşı durmadığımız için, yazma eylemi ancak o dünyadan itilmiş yalnızlık halini ve yalnızca sözcüklerle mümkün bir yol olduğunu fark ettiğinizde eser vermeye doğru uzanıyor.

Şiiri bir çok şeyin önüne koyuyorum hayatımda, bu doğru. Fakat iyi duygular ile seyreden bir dönemde ise ruhum, nasıl olsa kısa süreceği için o dingin halin tadını çıkarmak istiyorum sanırım.  Galiba, işin doğrusu, yazarak sığınıyorum. Damarlarımı neredeyse yırtacak o sancıyı özgür kılıyorum. Yürürken yanan canımın izini bırakıyorum. Bıraktığım izler bilinsin istiyorum. İtiraz ediyorum. İdam ediyorum. Sürüden ayrılıyorum. Cesaretimi sınıyorum. Bu.

*: Sylvia Plath

 

 Uğraşı alanınızı şiir olarak belirlemenize rağmen edebiyat ile uğraşan her yazar için roman, öykü, deneme gibi türlerde ortaya çıkan birikimin de önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda geri doğru bir bakış attığımda diğer türlerle arası iyi olan şairler, -onlarla da bir biçimde editör olarak veya arkadaşı yazdığı için ilgili olmuş,- belirgin şekilde daha zengin bir şiir yazmış. Ertuğrul da genç şairlerin şiir dışındaki “entelektüel birikimini” yeterli bulup bulmadığınızı merak ediyor.  Şairlerimiz aynı zamanda entelektüellerimiz olabilirler mi sizce? Sizin diğer türlerle aranızdaki ilişki nasıl? Bu konuya dair neler söylersiniz?

Bir matematikçi gözüyle baktığımda önce şu gerçeği ifade etmek isterim. Bir branşta ihtisas yapmak istemeniz veya yapıyor olmanız sizi ana bilim dalı dahilindeki diğer alt başlıklardan muaf tutmaz. Evet bir şeyler yapılabilir, ama yetersiz ve hatta kısır kalacağı su götürmez bir gerçektir. Beyindeki tümör büyümesinin matematiksel modellemesi hakkında konuşabilmek için, matematik haricinde biyoloji ile ilgili de bir fikriniz olması gerekir. Bu bilimsel örgüyü birebir edebiyatla bağdaştırabiliyorum. Uğraşı alanının şiir olması, kişiyi öyküden veya romandan muaf tutmaz, tutmamalı. Ayrık okumaların kişiye sunacağı kazanım pektabii vardır, ama netice itibariyle bütünün sunduğundan eksiktir. Öykü ile şiirin, şiir ile romanın, roman ile öykünün kesişim kümesinde şüphesiz ki kayda değer öğeler var. Yani herhangi biriyle ilgilendiğinizde, kişinin kendisini diğer alanlardan bir okur olarak dahi uzak tutması, bu kesişim kümelerindeki öğelerin asıl uğraşı alanına katkıda bulunmasına engel olur. Her birinin sistem ve dünyası farklı; ama temelde her biri bir duygunun merkezinde dönüyor. İyi bir şiiri, iyi bir öyküyü, iyi bir romanı bitirince insanda uyanan ilk şey o merkeze oturan duygu oluyor. İşte sırf bu bile kesiştikleri noktaların gerçekliğine ve önemine delil olabilir. Kaldı ki zihin ancak zorlandığı zaman kapasitesini artırarak bir şeyler yapabilir. Sadece şiirle uğraşan biri için bir roman kurgusunun arka perdesine bakış atmak, bana göre zihni zorlamak sayılabilir. Bu da verimi artırır. Sonuç olarak tüm bu söylediklerimden, iddialı olmasam da, şiirle uğraşan bir çok kişinin aksine fena sayılmayacak ölçüde bir öykü ve roman okuru olduğumu söyleyebilirim. İşin aslı, öyküyü şiire çok yakın bile buluyorum. Okuduğum her kitabın kalbini tespit etmek gaye ve gayretiyle okuduğumdan, şiirle göbek bağını daha rahat görebiliyor, yoksa da inşa edebiliyorum. Okuma eylemi gayret ve hedef ile doğru orantılı. Etraftaki genç şairler ne okuyor ne okumuyor bilmiyorum, ama durumun pek de iç açıcı olmadığını sohbet esnasında anlamak çok da zor değil. İşin açığı, genç  şairlerin kendilerini “olmuş” görmesinden, iyi oldukları iddiasından, tedirgin olmamalarından ve diğer türlere karşı gösterdikleri kibirden hoşlanmıyorum. Çünkü kimse henüz elli yıl sonrasına kalmaya aday bir eser vermiş değil. O sebeple şu genç yaşta kayda değer bir şey üretmemişken kendini fazla önemsemenin lüzumsuz olduğunu düşünüyorum. Tabii, özgüveni buradan ayırmak gerek. Yazılmış her şeyi okuyabilmeye yetecek bir ömrümüzün olmadığı kesinken, cihan alimi gibi rol kesmenin, hele şiirle uğraşıyorken, hiç anlamı yok. Az okuyoruz. Oldukça az okuyoruz. Teknolojinin yerli esirleri olma yolunda hızlı adımlarla ilerlerken, kitapların mürekkep kokusuna vakıf olmaktan da aynı hızla uzaklaşıyoruz. Yine de kısa ömrümüze sığdırdığımız üç beş iyi kitap varsa, onları okumuş olmanın bile sunduğu ciddi ayrıcalık saklıdır. Mario Vergas Losa’nın Notos dergisinde yayınlanan Nobel konuşmasında dediği gibi: “Okuduğumuz o iyi kitaplar olmasaydı, olduğumuzdan daha kötü, daha uzlaşmacı, daha az tedirgin, daha uysal olurduk.”

 Şiirde “klişe” ya da çokça tüketilen kelimeler, s/imgeler (yağmur, hüzün, kalp, sevgilim, gül vb.) hakkında neler düşünüyorsunuz? Bir şair olarak “klişe”ye karşı duruşunuz nasıl olmalı?

 Bu konu ne zaman aşılacak ve daha ciddi sıkıntılar üzerine kafa yorulacak çok merak ediyorum. Klişe dediğiniz şey yere, kişiye, zamana ve hatta olaya göre değişkenlik arz eder. Su Kasidesi Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su /Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su” diye başlar mesela. Şimdi burada “aşk, gönül, ateş, su” kullanılmış ve bu kelimeler klişe kategorisine giriyor diye bu kasideyi klişe mi yapar?  Hayır. Klişeyi nasıl tanımladığınız önemli. Soruda klişe olarak verilen örneklerden biri “sevgilim” mesela. Birhan Keskin’in şiirlerinde çokça geçer ve kimya değiştirecek kadar etki bırakır. Bu mevzu kelimeyi nerede ve ne şekilde kullandığınızla alakalı. Bir kelime vasat bir şiirde görüldüğünde yüz ekşitebilecekken, iyi bir şiirin içinde parlayabilir bile. Bu tamamen şairin kelimeleri kullanmaktaki maharetiyle alakalı diye düşünüyorum. Klişeye karşı bir duruşum yok, ama şiire karşı bir duruşum var. Şiir mimariyle yakından ilişkili olduğu için, kelimeleri, ifadeleri şiire yerleştirme biçiminiz malzemeden daha önemli bile olabilir. Zira deneysel olarak, aynı kelimeler kullanılsa bile birbirinden çok farklı şiirler ortaya çıkacak olması buna kanıttır. Sonuç olarak, klişe konusu kafa yorduğum bir konu değil. Elimdekini en iyi haliyle şiire dönüştürmeye bakıyorum. Bütün bunları hayatın verileri olarak değerlendirirsek, Proust’u hemen hatırlamak gerekir: “Hayatın verileri sanatçı için önemli değildir; dehasını ortaya dökmek için birer imkândırlar sadece.” İşte sanırım tam olarak bunu demek istiyorum.

“İyi şiir”i nasıl tanımlarsınız? Herhangi bir türe aitliğin getirdiği farklılıkları göz ardı etmeksizin yorumlamak üzere “iyi şiir”in üzerinde anlaşılabilecek bir tanımı var mıdır?

İyi şiiri tanımlamak? Kime göre? Neye göre? Hangi ölçüte göre? Bu mesele oldum olası canımı sıkar. Matematikle uğraşmıyorsunuz ki tanım yapasınız. Tanımlamak dediğiniz şey temelde yönlendirici bir harekettir. Çünkü bir şeye “bu böyle böyle olursa şudur” dediğiniz zaman bir kalıp çizmiş ve elinizdekini o kalıba sıkıştırmış olursunuz. Oysa şiir kalıplar ve ölçütler dışıdır. Kesin çizgileri yoktur. Kesin doğruları da. Kesin doğrusu olmayan hiçbir şey gibi kesin yanlışı da yoktur. Sorunu tanımlanmış olmak, bir çok tanımı olmak ya da tanımsızlık değildir. Çünkü bu, şiirin derdi değildir. Eğer ortada bir eser varsa, bütün tanımların dışındasınız demektir. Bilimden ayrıldığı nokta bu belki de. İki kenarı birbiriyle aynı üçüncü kenarı diğerlerinden farklı bir üçgene ikizkenar üçgen denir, tanımını okuyan herkes aynı şeyi anlar. Çünkü mutlak ve kesindir. Fakat “İbrahim, içimdeki putları devir elindeki baltayla” dizesini okuyan herkesin bambaşka anlamlar çıkarması ve bambaşka duygular içine girmesi kuvvetle muhtemeldir. Bir şiir dizesinin arka bahçesinde ne olduğunu görmek, şiirin verdiğinden çok okurun aldığıyla alakalıdır. Amma illa bir iyi şiir bahsine ihtiyacımız varsa; kişisel olarak, kanımı hareketlendiren veya donduran, bilinçaltımı ateşe tutan bir şiiri iyi şiirler safına koyabilirim her zaman. Bu noktada türü ve içeriği şiirin verdiği hazdan daha geri planda kalır. İyi şiiri konuşurken sadece biçimden ya da sadece içerikten bahsetmek gibi bir hataya da düşmemek lazım. Zira etle tırnak mevzuu gibi, iyi bir şiirde biçim ve içerik ayırt edilebilir fakat ayrılamaz öğelerdir. Eğer şiir, duygusuyla yahut fikriyle okuru kıskıvrak yakalıyor ve sarmalıyorsa, hatta daha ileri gidip yeni bir şiire veya bir şey söyleme ihtiyacına gebe bırakıyorsa, iyidir.

Şairin şiirde anlam kovalamasına nasıl bakıyorsunuz?

Bu önemli bir nokta. Aksi halde sadece biçime yönelmiş olursunuz ve o da bir süre sonra tıkanır, elinizde içi boşaltılmış aforizma yığınları kalır. Şimdi birçoklarının içine düştüğü ya da itildiği hal gibi. Şiirde anlam zorla içeri yerleştirilmiş bir öğesi değil şiirin. Eğer öyleyse teknik şiir yazılıyor demektir. Şairin nasıl yazdığı kadar ne yazdığı da önem taşıyor. Öyle olmasaydı bugün İsmet Özel çok büyük bir kitle tarafından kabul görmezdi, göremezdi. Şiirde biçimi önemsiyorum. Yazdıklarıma dönüp bakınca ister istemez her şiirin kendi içinde bir düzeninin olduğunu görebiliyorum. Ama biçim şiirin ne ana unsurudur, ne de önemsiz parçasıdır. İyi şiirlere dönüp baktığımızda, biçim ve anlamın şiirdeki dengesini açıkça fark edebiliyoruz. Hal böyle olunca; şiirde anlam, kovalanan değil doğal seyirle şiirin yapısında kendini var eden bir öğe olmalı fikri kendini sağlamlaştırıyor. Bir sanat eseri bir şey anlatmıyorsa niçin var veya bir şey anlatmıyorsa kim onu ne yapsın soruları geliyor aklıma. Şair anlamı önemsemeden ortaya bir şeyler koymaya çalışıyorsa, aslında ne yapmaya çalışıyor diye merak ederim. Bu hususta Nihan Kaya Yazma Cesareti isimli kitabında şöyle diyor: “Edebiyat herhangi bir şeyi anlatmaktan ziyade, ‘üzerinde düşündürme’ sanatıdır ve anlatacağını ‘üzerinde düşündürerek’ anlatır. Herkesin çok iyi bildiğini, anladığını düşündüğümüz bir şeyi yazmayız. Diğer yandan edebiyat, herkes tarafından bilinen, anlaşılan şeyler üzerinden, daha önce bilinmeyen, bu kadar anlaşılmayan bir şeyi hissettirmekte aranır. Sözler düşüncelerimizi, duygularımızı dolaysız bir tamlıkla ifade edemezler; ama bazen sezdirdikleri şey, direkt söz üzerinden herhangi bir ifadeden daha güçlüdür. Ancak bunun için de sözcüklere ihtiyaç duyarız. İşte edebiyat bunu başarabilme işidir. ”(sf:142)

IMG_7213

Metinlerarasılık kavramını birkaç yıl önce dergilerde tartıştık, konuştuk. Bu kavramın anlam yelpazesinde yer alan çeşitli durumlarla intihalin arasındaki çizgi oldukça değişken. Bu bağlamda size çeşitli sorularım var.

Şiirinden etkilendiğiniz şairler kimlerdir? Bu etkiyi nasıl alıp nasıl karşıladınız? Etkilenme kaygısını, yazarken ne boyutta taşıyorsunuz? Bu kaygıyı nasıl bertaraf ediyorsunuz? Şiirinizi kendinizin kılma yönündeki çabalarınızdan bahseder misiniz.

 Lise yıllarında Divan Edebiyatı’na karşı ciddi bir merakım vardı. Birkaç yıl boyunca bu doğrultuda okumalar yaptım. Okuduklarım bende o kadar büyük bir hayranlık uyandırıyordu ki farkında olmadan bazı gazellerin taklidini yapıyor, hatta ne denli benimsemişsem artık, bazı ifadeleri kendim bulduğuma da inanıyordum. “ne ararsan bulunur derde devadan gayrı” onlardan biridir. Bu dizeyi bir şiire oturtup ve hatta bana ait olduğuna kendimi ikna ettiğimde 17 yaşındaydım.  Daha sonra mesela Nazım Hikmet’in sırtını Mallarme’ye dayadığını ve bu tip durumların olabileceğini öğrenince, çocuk aklımla bir nebze ferahladığımı söyleyebilirim.  Çok sonraları aldığım eleştiriler sayesinde farkettim ki, yazdığım şiirlerin dili akranlarımın zaten anlamadığı, benden büyüklerin ise yüzünü ekşiterek baktığı cinstendi. İlerleyen zamanlarda bu etkiyi alıp başka bir hale çevirdim. Akranlarımdan beni ayıran bir yetiye dönüştü haznemdeki kelimeler.  Üzerimdeki ilk etki, divan edebiyatının ruhuma kazıdığı bu kelimelerdir. Zaman içinde hayatı kelimelerden öğrenmeyi ve onu kelimelerle izlemeyi öğrendim. O zamanlar yaptığım belki tam olarak taklitti. Bu ise toyluğun açık bir göstergesidir şüphesiz. Sonra sonra dilimi arılaştırıp, zamanın diline yaklaştırmaya çalıştım. 20’li yaşlara geldiğimde Sylvia Plath ile tanışmıştım. Bu tanışma şiiri kavrama biçimimi oldukça etkiledi. Kelimelere baktığım yer ve onları görme şeklim değişti. Bir süre de Plath etkisinin aşikar olduğu şiirler yazdım. Oldukça iki ayrı uçta geziniyordum. Ve o zamanlar bulduğum ve bulunduğum yer tehlikeli bir noktaydı. Kendimi ve ne yapmakta olduğumu sorgulamaya başlamış olmam, ortaya koyduğum şeylerin niteliği/ özgünlüğü hakkında zihnimi hayli meşgul ediyordu. Geriye dönüp baktığımda bundan üç dört sene öncesine kadar, okuduğum şairlerin etkisi altında şiirler yazdığımı çok rahat görebiliyorum. En azından iyiliği kabul görmüş şiirlerle okumaya başlamam benim için bir kazançtı. Nedim’i, Nefî’yi, Bâki’yi, Yaşar Nezihe Hanım’ı, Nigâr Hanım’ı, Karakoç’u, Zarifoğlu’nu, İsmet Özel’i, Nazım Hikmet’i, Turgut Uyar’ı, Asâf Halet’i, Birhan Keskin’i, İbrahim Halil Baran’ı, Nilgün Marmara’yı, Didem Madak’ı daha o zamanlar okuyor olmam beni farkında olmadığım bir şiir formasyonundan geçirdi. Belli bir dönemden sonra etkilenme ile şiir yazma gibi bir kaygı hiç taşımadım. Çünkü yaptığım okumalardan sonra kesinlikle bir şey yazmıyordum. Bu da okuduğum her ne ise, onu önce hazmetmemi ve daha sonra eğer bir şiire dönüşecekse bunu yapmamı sağlıyordu. Kuşkusuz ki her şiir başka bir şiirden izler taşır. Ama şairin marifeti o izi, tamamen farklı bir bütünlükte eritip bambaşka bir şeye dönüştürmesidir. Yazdığım şiiri “bana ait”kılma yönündeki en büyük çabam, iyi bir şiir okuduktan sonra bir süre kendime yazmayı yasaklamak oluyor. Her ne kadar yazma aralığımı uzatsa da, sanırım işe de yarıyor.

Her dakika üzücü bir haberle vurulduğumuz bir zamandayız, çünkü her şeyi duyuyoruz. Haber bombardımanı altındayız. Kulaklarımızı tıkama imkânı yok, istemiyoruz da bunu. Duymamak da başka bir vicdan yükü getiriyor. Bu arada paylaşım konusunda yarışırken, bu yarışta geride kalanın kınandığına da şahidiz. Her şey her şeyle kıyas halinde. Bana göre bu, sosyal ağlar sayesinde dünyanın bir apartman haline gelişi, hepimizin bir komşu gibi birbirine bitişik duvarlar ağı içinde yaşaması; duyarlığımızı arttırmıyor azaltıyor. Hatta, bir soykırım haberini RT etmişsek örneğin, bir aç, ölü çocuk resmini paylaşmışsak vicdan yükümüz hafifliyor. Belki de asıl yapmamız gereken işi yapmaya gerek duymayabiliyoruz. Filanca ülkeye bir yardım kamyonu göndermek blogunda sefil çocuk resimleri paylaşmaktan elbette ki daha zor. Ve felaketin şiirini yazmak, şairin felaketi malzeme olarak görmesi ile sonuçlanabilir. Nitekim böyle ürünler görüyoruz dergilerde. Bu yan etkileri göz önünde bulundurarak insanî meselenin, başkalarının acısı dolaylarında şiirle ilişkisi konusunda neler düşünürsünüz? 

İşin içine sosyal medyayı dahil ettiğinizde, şiirlerin içeriği bambaşka tabanlarda yorumlanabilir hale geliyor. Eğer facebook ve twitter olmasaydı, insanlar yazdıkları şiiri bu kadar kolay okura ulaştıramıyor olsaydı, hatta daha da ilerisi, şiirler içerikleri itibariyle pirim yapmıyor olsaydı, şahit olduğumuz felaketler şiirlerde bu denli yer bulur muydu? Bilemiyorum…  Bu, olayın sadece bir yönü. Sosyal medyayı katarak konuştuğumuzda, orada bir nefeslik durmak gerekiyor. Çünkü zemin farklılaşıyor. Algı farklılaşıyor. Başkalarının acısı eğer şiire giriyorsa bu “bir şey söylemek, bir şeyi duyurmak” için olmalıdır. Aksi halde felaket tellalı olmaktan öte gidilemez. Burada keskin ifadeler kullanıyor olabilirim, fakat eğer söylediğimiz şey kimseyi rahatsız etmiyorsa, bu bir şey söylüyor olduğumuz anlamına gelir mi? Hele de “başkalarının acısı dolaylarında” geziyorsanız. Berkin Elvan gündemdeyken onu yazan,  Somali’de açlıktan ölen insanlar “trend topic” iken ondan bahseden, Gazze’ye atılan bombalar sanki yeni başlamış gibi ama yeni gündeme geldi diye Gazze hassası kesilen ve sıralanabilecek daha nice hallerde şiir yazıldığına birebir şahidim. İşte buna günü kurtarmak deniyor. İşte buna popülerite kaygısı deniyor. Bu kaygıya bir diyeceğim yok, ama bunun başkalarının acısı üzerinden yapılmasına itirazım var. Bu daha evvelden de böyle miydi bilmiyorum, evvelden kastım sosyal medyanın hayatımızın ortasına oturmadığı zamanlar. Hatta olmadığı zamanlar. İnsanların şiirlerini cebinde taşıdığı ve okumak için birilerini aradığı zamanlar. Acının kıymetli ve hassas bölge olduğu zamanlar. Neyse ki ne açlıktan ölen çocukların ne de Gazze’de telef olan bebeklerin anneleri yazılan şiirleri okuyor, onları biliyor. Bilselerdi onların ciğerini tüketen felaketlerin şiirlere malzeme olduğunu görünce ne hissederlerdi? Şüphesiz berbat bir şey olduğunu. Acıyı duyurmak, onu hissetmek, paylaşmak ayrı bir şey; onu ürettiğiniz şey her neyse ona malzeme etmek ve bunu servis etmek, dahası bunu günün “trendi”ni yakalamak gibi gizli bir niyetle yapmak ayrı bir şey. Üstelik acımasız.

Öyle sanıyorum ki bu ve benzeri sıkıntıların temel sebebi kişilerin kendilerini bir “edebiyatçı” olarak kaygı ile sorgulamaktan çok “bir şey üreten” insan kategorisinde konumlandırmaları. Çünkü böyle olduğu zaman, modaya uyum sağlamanın adı da şiir oluyor. Kolay yoldan ürettiklerini okura ulaştırabiliyor olmaları ise cabası. Felaketin şiire malzeme olması hakkında hiç iyi duygular taşımıyorum. Bundan bahsedince tansiyonum yükseliyor, kalp ritmim değişiyor. Dilerim insanların gözlerinden önce kalpleri açılır. Buna çok ihtiyacımız var.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s