BİR İNCE BAHAR: LEYLÂ


Okuyacağınız metin, Anka Kadın Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan, editörlüğünü Firdevs Canbaz Yumuşak’ın üstlendiği “Annemle Ben” isimli kitapta yer alan yazının son bölümüdür.

BİR İNCE BAHAR: LEYLÂ

-Çünkü en güzel Leylâ benim annemdir…-

Annemin isminin Leylâ olduğunu fark ettiğimde, yaşım çoktan çeyrek ömrü geçmiş, ben çoktan baba evinden çıkıp çok yokuşlu bir şehre taşınmışım bile… Çünkü modern dünya; hayatı idame ettirmenin, anne soluğu yakınlarında değil, para kazanılan yerde mümkün olduğunu dayatmış bize.  Dizi dibindeyken hep “anne” idi seslenişim, aynı kapının ardında uyurken, aynı sofraya otururken, okula uğurlanırken, kesik elime yara bandı isterken, bulamadığım tokamın yerini sorarken, suratımı asarken, kardeşimi şikayet ederken, akşama ne yemek var derken, küserken, bağırırken…  Başka ne diyecektim ki. Anneye “anne”den başka ne denirdi ki. Ama hayır… Leylâ… Taşların ortasında gözleri olan Leylâ, köşe köşe göz göz şiirin ortasında olan Leylâ, üç köşeli dünyasıyla Leylâ*…

Leylâ. Benim annem.

Bir mevzu var Leylâ, konuşmamız lazım. Bu her şeyi anlıyor olmanın ağırlığı geçer mi dersin? Bu iliklerime kadar inen iltihaplı tek başınalık? Şu ciğerimden gelen öksürük? Şu beklemek? Ben senden bu kadar uzağa düşmeyi, böylesi bir mücadeleyi hiç dilemedim ki Leylâ. Biliyorum, baştan sona bir yanılgıyım, affet. Her kem sözüm için, her yükselen sesim için, her yok sayışım için… affet.

Burada baharın muazzam olduğunu söylüyorlar. İstanbul’a en çok yakışan. Ama kimseler bilmiyor, bahar senin dizlerindir Leylâ.

Yanındayken mutfakta bir şeye el sürmeyişime rağmen, şimdi yaptığım her şey senin ellerine benziyor. Neye ne katarsam, neyi nereye koyarsam, senin gibi yapıyorum. Ama neyi nasıl yaparsam yapayım, senin elin değmiş gibi olmuyor Leylâ. Bazen kahvaltı bile yapmıyorum, çağıran da yok zaten sofraya. Çayın soğuma telaşı yok. Senin mutfaktaki tıkırtıların yok. Babamın içerideki odada çayı elinde televizyondan dinlediği haber sesi yok. Yusuf’un “anne çorabımı gördün mü” diye evde dört dönmesi yok. Her gün bir şeyimi kaybediyorum, ben daha istemeden bulup yerine koyan yok. Tuz hiç bitmezdi bizim evde, tuz bitiyormuş meğer; ben yerini doldurmazsam, dolduran yok. Musluk su akıtınca, babamın elleri yok. Apartmana girdiğimde evden yayılan yemek kokuları yok. Bir evde anne olduğu en çok kokusundan anlaşılırmış meğer, yok. Eve varınca zil çalmak gibi bir imkânım yok. Senin yanındayken hiç korkmazdım evin anahtarını kaybetmekten. Şimdi deli gibi korkuyorum, aynı anahtar çünkü, benden başka kimsede yok. Her gün söylendiğim upuzun bir yokuşum var, hiç uykum yok.

Zaman hızla ilerliyor Leylâ. Ama bir o kadar ağır. Ben hala bir sürü tezadı bünyemde barındırıyorum. Daha çok şiire meyyal, daha uzun bakışlı bir hal alıyorum. Süt kesiliyor, lor yapıyorum. Mutfak çocukluğum kokuyor birden. Yoğurt mayalıyor, biber kızartıyor, kek çırpıyorum. Senden ne gördüysem ben, hep sana benzeterek, seni taklit ediyorum Leylâ. Vakit geçtikçe sana ne kadar benzediğimi artık aynalardan duyuyorum, komşu teyzelerden değil. Sana benzeyişim, yokluğu perçinliyor sanki Leylâ. Fakat hala  çillerim yok, burnum da seninki gibi değil zaten. Yine de eskilerden kim beni görse, Leylâ’nın kızı olduğumu anlıyor. Mağrur, tebessüm ediyorum. Leylâ’nın kızı olmak, upuzun bir çocukluk çünkü Leylâ. Saçımı tarayışın, önlüğümün yakasını düzeltişin, bana yeni ayakkabı seçişin, bir öksürüğüme üç nane limon kaynatışın, endişen, merakın… Parkta oynarken kaşım yarıldığında, yüzümü kanlar içinde görünce çıkmak üzere olan aklın, son dakika kurtulan gözüm… Hala sakladığın bir tutam saçım, küçük beyaz tokam, mavi elbisem, kırmızı pabucum… Eve biraz geç kalsam, işittiğim azar ama senin anne telaşın…

Yeni bir deftere başladım Leylâ. İçinden senin geçtiğin bir şiirle üstelik.  Çok incinmenin bedeline şairlik adında bir şey uydurmuşlar, ben de giyindim onu Leylâ. Odamda büyüttüğüm ve kapılarını senin hiç açamadığın dünyayı düzelterek, şimdi bütün odalarının çok sessiz olduğu bu evde kurdum yeniden. Dünyaya giriş yapılabilecek kapıların tamamının anahtarlarını senin avcuna gizledim. Ben hala çok fazla şeyi anlayamıyorum. Bu kadar çok şeyi sen nasıl anlayabildin Leylâ?

Yokuşlara taşınalı beri şiirlerin hepsini sana bağlıyorum. Sana bağladıklarımın hepsi, bir ağrının tozunu her gün almak gibi Leylâ.

Sana baktıkça neredeyse dünyayı sevecek oluyorum. Sana baktıkça çok seviyorum. Çok sevmek gibi pis bir huyumun olmasını, güzelliğinde cennet emaresi olan bir Leylâ’nın kızı olmakla açıklıyorum. Gidiyor, geliyor, koşuyor, düşüyor, ağlıyor, direniyorum. Bazen beni ziyarete geliyorsun ya; bir ev diyorum ah, daha ne kadar güzelleşebilir bir odasında Leylâ uyuyorken. Bayram geliyor, sabahına beni uyandırıyorsun geç kalkmak olmaz diye. Diyorum ki: “Ben Leylâ gibi güneş doğarken uyanamam, şehir gece gündüz benim içimde uyur.” Diyorsun ki: Ben miyim Leylâ sen misin anlamadım ki. Kalk hadi, kahvaltı hazır.

“Biz seni işte böyle seviyoruz Leylâ…”*

Gözün yol çektiğinde, uzağına düşeceğimi hiç bilememiştim. Aynı kilidin ardında uyumak demek, devaya değişilmez bir kıymetmiş Leylâ. Gözün yol çekerse şimdi, bil ki gamzelerine geliyorum. Bir türlü içine alınmadığım baharı, senin dizlerinden almaya… Çok uykusuz çok yorgun çok unutkan oluyorum giderek. Geliversem dizlerinde uykumu almaya. Bildim ki Leylâ’nın olmadığı evlerde çünkü, çok eski bir yoklukmuş uyku Leylâ.

Leylâ… Kalbime yürüyen diri işgalleri, cennetten çıkma diliyle hafifleten Leylâ.

Leylâ: Azalan göğe ferah nefes

Leylâ:  Gözlerimdeki uzun avlu

Leylâ:  Ahşap yorgunluğu bir evin

Leylâ:  Gün aydınlığı uzak ülkenin

Leylâ : Yankısı, iflah olmaz direnişin

Leylâ:  Sustuğu yerde yangın

Leylâ:  Düştüğüm yerde çiçek

Leylâ:  ki annem…

Büyüttüğün dualar adedince aminler biriktiriyorum. Yüzümde okuduğun kederleri şairlikten say. İncittiğim her bir sözünü cahillikten… Seni andıkça perdeleri çekmiyor güneşlikleri açık tutuyorum. Çiçeklere su veriyor, eve süpürge tutuyor, pirinç ayıklıyor, bulgur ıslatıyor, yürürken önüme bakıyor, daha çok Erkan Oğur dinliyor, senin sözüne şartsız şüphesiz itimat ediyor, duanı alsam diye dua ediyor, bir gün dönülmez bir uzağa düşeceğin korkusuyla kavruluyor, tembihlerini dinliyor, daha alçak sesle konuşuyorum.

İçime şöyle bir baksan Leylâ, içinden gurbet geçen şarkılar falan dinliyorum. Yokuşlar gittikçe uzuyor, seni çok özlüyorum.

*: Sezai Karakoç, Köşe

Not: Bu yazının yazılma süresince annem yanımdaydı, hemen yan odada. Ben bir sabah yazıya son noktayı koyduğumda annem seslendi: “Elif! Çay hazır…” Onunla kahvaltı yapmanın bahşedildiği günlerden biriydi. Üstelik bahardı.

Elif Nuray

Mayıs, 2015

annemle-ben-kapak-286x300

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s